Cuma, Eylül 10, 2010
   
TEXT_SIZE

Bir Romanın Doğum Öyküsü

Author

 

 

Yazan: Cem Şancı

Yeni romanım Bir Kadın Masal İster nihayet dün okurlarıyla buluşmuşken, artık on beş yıldır yapmak isteyip de bir türlü vakit, fırsat ve mecra bulamadığım için gerçekleştiremediğim, doğum öyküsünü kaleme alma zamanımın geldiğini hissettim.

Üstelik daha önce bir yazarın, romanının doğum öyküsünü kaleme aldığına rastladığımı da hatırlamıyorum. Haliyle belki de bir ilk olacak bu denemeye konu romanın Bir Kadın Masal İster olması bambaşka bir şans çünkü roman aslında 'sadece' bir roman değil, dijital çağın, müziğin, internetin, televizyonun ve en önemlisi de okurların etkileşerek oluşturduğu yeni nesil bir edebiyat eseri.

Öyküye dört sene önceden başlamam lazım aslında.

Kompozitör arkadaşım Rahşan İzmirli ile son romanım Ayastefaos Yalnızı hakkında konuşurken, romanın baş karakteri besteci Aral ve bestelemeye çalıştığı senfoniden açılan konu yeni romanımda artık bir şarkıyı sadece kelimelerle değil, notalarla da okura ulaştırmak istediğime kadar geldi.

Rahşan'ın da hoşuna giden bu fikir, aklımdaki yeni romanın konseptini ona biraz anlatmamla beraber notalara dönüşüverdi. Bir süre sonra elinde "Yağmur Yağmur" isimli harika bir şarkı ile gelen Rahşan'a söz verdiğim romanı yazmak içinse aradan dört sene geçmesi gerekecekti.

 

 

Aslında bugün düşününce, neden dört sene önce "Yağmur Yağmur" hazırken bir roman kaleme almadığım sorusuna ancak Writer's Block ile cevap verebiliyorum. Ayastefanos Yalnızı'nı yazıp yayınevine teslim ettikten sonra, nedense yeni bir roman yazmak için arzu duymadığımı düşünmeye başlamıştım. 2007'de piyasaya çıkan Hayal Silgisi'ni zaten Ayastefanos Yalnızı'ndan bir sene önce kaleme almıştım ama 2007'e kadar yayınlamak istememiş, bir kaç kere yayınevinin yayın planından geri çekmiştim.

2008'in son günlerine geldiğimizde, yönetmen Biray Dalkıran, ona çok ilginç bir öykü anlatıldığını, bunu aslında film yapmak istediğini ama filmden önce bu öykünün metne dökülmesi, satır aralarındaki önemli detayların vurgulanması, öykünün şekillendirilmesinin gerektiğini söyleyerek bana geldiğinde, hala roman namına hiçbir şey yazmak istemeyen yorgun bir yazar kıvamında, ekşi sözlük'te, "abazan author" diye götünü yırtan gerizekalı anne kuzusu oğlanlarla dalga geçerek zaman öldürüyor, ağzımda aromalı purolar, elimde sıcak alman şarapları ile bulduğum bütün çikolataları yiyerek, asıl yazmak istediğim metini bulmak adına kafa yoruyordum.



Bu süreç boyunca, sıkıcı, bunalım karakterimin çekiciliğine değil ama binbir çeşit puroların, çikolataların ve şarapların cazibesine kapılarak misafirim olan sevgili Biray'ın anlattığı öyküyü, müzisyen Dilek'in trajik yaşamını dinlerken birden aklıma Rahşan'ın dört sene önce notalara döktüğü  Yağmur Yağmur şarkısı geldi. Şarkının içindeki hüzün duygusu, Biray'ın öyküsündeki hüzünün frekansıyla uyuşuyordu.


Yıllardır yazmak istediğim metine uygun bir öykü bulmuş olduğumu fark edip, Biray'ın hikayesini hızla not almaya başladım. Aslında kabaca bir iki paragraftan ibaret olan öykünün detaylarını, kurgusunu, romana dönüştüğünde ortaya çıkacak yeni görnümünü kaleme alıp taslağını çıkarmak için bir hafta harcadıktan sonra Rahşan'la tekrar konuşup, bu defa kaleme almak istediğim romanı daha detaylıca ona anlatıp, şarkıyı bu romanda kullanmak istediğimi bildirmiştim.

Yazım süreci aylar alsa da ve ben bu aylar boyunca defalarca "yazmaktan vazgeçen" bunalım yazar triplerinden triplerine koşup her defasında kitabın bitişini ertelesem de Biray da, Rahşan da romanı eninde sonunda bitireceğime inanarak beklemeye koyulmuştu. Yaz aylarının başında artık romanın dörtte üçünü bitirmiş ve finale başlamak üzere güç toplamaya çalışırken, Rahşan da beraber metnin büyük bölümüne sahip olmuş, romanın son şekli hakkında aşağı yukarı bilgi edinmiş ve Yağmur Yağmur'u yeniden düzenlemeye, romana uygun yeni bir melodi ve sözlerle zenginleştirmeye başlamıştı.  

Bu sırada, eski romanlarımın yeniden basımı için doğru bir yayınevi aramaya koyulmuştum ve sadık okurum, eski dostum Bilge Kaya, kitaplarımla ilgilenen  yeni bir yayınevinden bahsedince, tanışıp konuşmak üzere yayınevini temsil eden Ertürk Akşun ile bir görüşme ayarlamıştık. Fakat Bilge, Bir Kadın Masal İster'den bahsetmiş olduğu için Ertürk Bey'in Cihangir'deki görüşmeye aslında yeni romanı almak için geldiğinden habersiz olarak oturduğumuz kafeden dört saat sonra Bir Kadın Masal İster'i bir yayınevine söz vermiş olarak kalkacağımın ben de farkında değildim.

Bilge'ye verdiğim müsveddeleri görmüş ve okumuş olan Destek Yayınları'nı temsilen Ertürk Bey'in yeni kurulan yayınevinin edebiyat serisine aradığı taze kanın Bir Kadın Masal İster olduğunu duymak, bir yayınevinin bir romanın peşinden gittiğini görmek, Türk yayıncılarına olan güvensizliğimi ve inançsızlığımı kırmayı başarmıştı. Yazarların emek harcarayarak yıllarını verdikleri, çocukları gibi sevdikleri kitaplarına değer katacak doğru yayınevi arayan içimdeki yorgun yazarın rahatladığını hissetmiştim.

Evet, beni takip eden okurlarım bunu tanıdık bulacaktır. Türk edebiyatında yayıncıların çok tembel, umursamaz, bıkmış, iş süreçlerinin monotonluğunda yaratıcı enerjilerini kaybetmiş kurbanlar olduğuna inanan bir yazarım. Benimle aynı fikirde değil misiniz? Gözünüze çarpan, heyecanla okuduğunuz bir Türk romanını en son ne zaman elinize aldığınızı hatırlamaya çalışın.

Biliyorum şimdi bazılarınız son dönem çok satan romanlardan bahsedecektir. Şu Çılgın Türkler, Aşk, Metal Fırtına... Yüzbinlerce, milyonlarca satan, halkın, okurun yoğun ilgi gösterdiği romanlar yok değil. Ama bunlar bir yayıncılık başarısı değil. Aksine, tembel yayıncılara rağmen -bakın bu kelime çok önemli: rağmen- yazarların başarısıdır.

Son dönemin tüm bu  çok ilgi gören kitapları aslında halkın ilgi odağını doğru analiz etmiş, insanlarımızın kafa yordukları meseleler hakkında yazılmış romanlardı ve benim gözümde zaten harıl harıl yanan ateşe atılmış minik bir pamuk parçası gibi ani bir parlama gibiydiler.

Şu Çılgın Türkler, cumhuriyet ve şeriat kavgası arasında sıkışmış bir toplumda Kurtuluş Savaşı'nı anlatan ve ülkede her zaman çok satan milli duyguları harlayan bir metindi.

Keza, Metal Fırtına, Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gerildiği, Amerika'nın Irak'tan sonra Türkiye'yi işgal edebileceği dedikodularının dolaştığı bir dönemde bilgisayar başında  "Red Allert" oynayan iki kafadarın oyuna ara verip de "ya acaba Amerika bu oyundaki gibi Türkiye'ye girmeye kalksa, aramızda bir savaş olsa ne olur?" sorusuyla ortaya çıkmış, o dönem herkesin aklını kurcalayan bir soruyu sorduğu için başarılı olmuş bir romandı.

Elif Şafak'ın Aşk'ına ise hiç girmek istemiyorum çünkü şimdi Elif Hanım'dan zehir zemberek bir mektup alıp da tartışmaya girmeyi hiç arzulamıyorum ama konusuyla insanımızın din, ismi ve şemaili ile de aşk hususundaki "takıntı"larını kaşıyan bir ürün olarak 'Aşk', satmaya, ilgi görmeye mecbur bir romandı. "Ben pembe kapaklı roman okumam," diyecek kalibrede insanlara bile roman okutabilmek ise ayrı bir başarıdır, takdir etmeden geçemem.  

Ama tüm bunların okurlara ulaşmak için elindeki romana değer katan, emek veren, okurlarına ulaştıracak doğru metinlerin peşinden koşan, "okuma" fiilinin iyice zorlaştığı bir dönmde insanları  okumaya yönlendirecek yaratıcı fikirler üreten yayınevlerinin değil de, yazarların becerisi olduğunun farkında mısınız?

-Abi ama tabi ki yazar yetenekli olacak ki metnini okutsun, bunda ne yanlış var ki?

Evet, bu soruda da haklısınız ama mesele şu ki, bir yazar üzerine emek dökülmüş, hayat dökülmüş bir kitabın yayınevi tarafından da pırlanta muamalesi gördüğünü hissetmek ister. Üstelik bu sayede eseriniz, kendi başına ulaşabileceği okurdan çok daha öteye ulaşabilir. Sonuçta yazar, okurlarıyla arasında bir zihin köprüsü kurmak için metin üretir. Kitabınızın olabildiğince çok insana ulaşması hem sizin için bir doyumdur, hem de toplumun daha çok okuma alışkanlığı kazanması için gerekli bir süreçtir.



Şu Çılgın Türkler gibi bir kitap, Türk yayıncılarının elinde değil de yaratıcı enerjileriyle dünyaya kitap okutturan yabacı yayıncıların elinde olsaydı şu anda bütün dünyanın Kurtuluş Savaşı'nı okuyacağına, kitabın on milyonlarca satacağına eminim

Neyse konuyu çok dağıtmadan Bir Kadın Masal İster'e dönelim.

Bir yayınevinin beğendiği metnin peşinden böyle inançla, arzuyla gitmesi Destek Yayınları'yla aramızda bir yıldırım aşkının doğmasına neden oldu.

Fakat bu aşkın meyvesi neredeyse düşük yapacaktı çünkü romanı bitirmeye çok az bir zaman kalmışken laptopumu düşürüp, sabit diski bozmamla beraber, kimseye göndermediğim ve henüz yedeğini de almadığım son otuz sayfa bir anda geri döndürülemez biçimde yok oluverdi. Sabit diski kurtarmak için laptopu söküp, masaüstü bilgisayarımın başında denenmedik kurtarma yazılımı bırakmamışken ve özene bezene yazdığım otuz sayfanın yok olduğunu kabul etmek üzereyken, çalan kapımın ardından dünyanın en güzel kadını Aylin Hanım çıkıverdi ki, elindeki hediye paketinin içinden HP'nin yazı yazmak için üretilmiş mükemmel klavyesine sahip ve heryere kolayca taşınabilen 8,9 inçlik mükemmel netbook'u HP Mini ile bilgisayarın içinden de Aylin'e bir kaç gün önce okuması için USB flash disk ile verdiğim -ve verdiğimi unuttuğum- romanın son hali çıkınca dünya gezegeni benim için yeniden yaşanabilir bir mekan olmuştu.

Sonra...

Kaybetmiş olduğum iki sayfayı da yeniden yazıp, romanın finaline koyulmuşken Ertürk Bey de zaman zaman arayıp hatırımı sormaktan geri durmuyordu. Her seferinde yarın bitireceğim diye bilgi verip bir hafta boyunca ses çıkarmadığım bu süreçte yayınevim benim ne yaptığımı düşnüyordu bilemiyorum ama yaz ortasındaki bunaltan sıcakların içinde kendimi İstanbul gecelerinin rüzgarlı boğaz kıyılarına atıp puro, viski, şarap, çikolata ve müzik ile çimlerin üzerinde sabahlayarak finali istediğim kıvama ulaştırabilmek birkaç haftamı almıştı. Ama romana son noktayı koyduğum gece,  dolmabahçe sahilinde biraz ilerimde sabahlayan bir grup sırt çantalı İngiliz turistin neyle uğraştığımı sorup da aylardır üzerinde çalıştığım romanı bitirdiğimi duyduklarında şaşırıp, etkilenip, romanın öyküsünü dinlemek için masama geldikten sonra sabaha kadar çakılıp heyecanla hikayeyi dinlemeleri, sadece Türk insanını değil, aşkın dilinden konuşan dünyadaki tüm insanların ilgisini çekecek bir metnin ortaya çıktığını anlatmıştı bana.

Takipçi okurlarım için tam bu sırada bir de not geçmeliyim. Eminim ilginizi çekecektir çünkü, sabaha karşı oturmuş Dolmabahçe'de romanı bitirirken ve karşımdaki kızıl saçlı güzel Britanya dilberi alev alev parlayan gözlerindeki heyecan ve merak duygusuyla romanın öyküsünü dinleyip bir nefes çekmek için puroma her uzandığında gözüm, zaman geçirmek, kafa dağıtmak için arka pencerede açık duran Ekşi'ye kayıyordu. Ve hepinizin hatırlayacağı üzere, sabahlara kadar online olup, entryler yazan author'un altına yazılan "evinden çıkmayan, sabaha kadar sözlükte dolanan, ekran başında oturup entryler yazarak otuzbir çeken,  abazan zavallı, ezik loser" yorumlarını dakika dakika takip ediyorduk ki, dört ingiliz dilberden oluşan turist kafilesine ülkemizin koruma altına alınması gereken ve dünyada bir eşi daha bulunmayan nadide zeka yoksunlarının hakkımdaki müthiş tespitlerini okutup, beraberce gülüyorduk.  



Neyse, böyle gittikçe keyifli bir maceraya dönüşen romanın yazım süreci bitmişti. Ama başta da dediğim gibi, bu sadece bir roman değildi, müzikle, internetle, okuruyla etkileşim içinde ortaya çıkmış yeni nesil bir edebiyat eseriydi. Kitabı okumak için bekleyen test okurlarım o sabah e-postalarında romanın bir kopyasını bulmuşken, Rahşan da şarkıya son halini vermek ve provalarla kayıtlara başlamak için çalışmaya koyulmuştu.

Öte yandan kitabın klibini çekmek isteyen Biray bir kenarda hazırlıklarına devam ederken, yayınevi  tembel yazarlarının son dakikaya kadar geciktirdiği romanı kitap fuarına yetiştirmek için iş başı yapmıştı.

Eylül başından Ekim sonuna kadar geçen bu iki ay boyunca, romanın şarkısı Yağmur Yağmur'un defalarca provaları yapıldı. Yeni enstürmanlar ve yorumlarla yeni düzenlemeleri denendi. Kitap için beş ayrı kapak tasarımı, arka kapak metni için defalarca yazıp sildiğim birçok metin ortaya çıktı.

Kapak tasarımı en başından beri üzerinde düşündüğümüz bir meseleydi ve romanın ruhunu en güzel yansıtacak kapağı oluşturmak için haftalarca düşündükten sonra aklımızdaki tasarımların vücut bulması mümkün oldu.Tasarımların hepsi de çok güzeldi ancak bir kapak seçmek zorundaydık ve herkesten ilk gördükleri anda, çok incelemden, bakar bakmaz etilendikleri kapağı söylemelerini rica ettiğimde herkes bugün kitapçılarda göreceğiniz "öpücüklü" kapaktan etkilendiğini dile getirdi. Ve Kapak olarak bu tasarımda karar kıldık.




Şu anda göremeyeceğiniz ama 1 Kasımdan sonra açılacak ve ardından Yağmur Yağmur'un klibi ile de zenginleşecek web sayfası www.birkadinmasalister.com için sevgili dostum Hasan Gökhan ile sabahlara kadar süren tasarım çalışmaları, denemeler, bozmalar, yeniden tasarlamalar arasında yorgun düşmüşken yine bizi eğlendiren detaylardan birinin sözlükçülerin, author'un altına yazdıkları bilmiş tespitleri online ve canlı olara takip edebilmekti: "Sabahlara kadar ekran başında oturup sözlükte dolanan loser author."  

Sanırım bu dünyayı benim için yaşanabilir kılan şeylerden biri de kendini dünyayı çözmüş bir insan sarafı sanan çok bilmiş gerizekalıların yarattığı komedidir. Ki bu aynı zamanda author'un çıkış noktası ve yaşam kaynağıdır. Dolayısıyla götünü yırta yırta "abazan, ezik, loser author" diye bağıran anne kuzusu, götü boklu gerizekalı sözlükçülere de buradan bir teşekkür etmem gerek. Canlarım benim.

Neyse, sürecin sonunda artık kitabın son rötüşlarını atmak kalmıştı.

Rahşan ve müzisyen arkadaşlar  Erdem Oğuz, Teoman Nazif, Utku Akıncı, Volkan Tamer, Özgür Atasoy iki gece stüdyoya kapanıp şarkının kaydını bitirdiler.

Şarkı için hazırladığımı klibi ise henüz bitiremedik ama şimdilik merakınızı gidermek amacıyla aşağıdaki youtube videosunu izleyerek şarkının son halini dinleyebilirsiniz.





Son olarak fotoğrafçımız Mehmet Efendi ile Cihangir Baykuş'ta, basın bültenleri için kullanılacak yazar görsellerinin çekimini tamamladık. Elbette, fotoğraflar yayınlandığında kapalı mekan içinde güneş gözlüğü takan 'Author' fotoğraflarını gören hangi çok bilmişin çıkıp "Kapalı mekan içinde güneş gözlüğü takan kırrrooooo" diye götünü yırtarak ders vermeye kalkışacağını tahmin etmeye çalışarak hoşça vakit geçirmiştik. İtiraf etmelyim, o çok bilmişin Ekşi'den çıkacağını düşünüyordum ama kendisi İtü'den çıkarak madalyayı yırtılan götünün hakkıyla kazandı, çok tebrik ediyorum.




Ve bu günceyi, bana ahlak dersleri vermek, doğru yolu göstermek, efendi bir adam olmam, onların istediği gibi bir adam olmam için yıllardır kendilerini paralayan; yıllardır bu uğurda iş arkadaşlarımdan, sevgililerime kadar çevremdeki herkese ulaşıp yazılarımı gösterip bana çevrem tarafından ceza verilmesi için ellerinden geleni yapan güzel ahlaklı sevgili sözlükçülerin, bu roman boyunca yaşadığımız yazın macerasının tadına tat katan çok manidar bir yorumuyla bitirmek istiyorum:




Hey yavrum be.

Eşimi, dostumu, bütün ailemi sikerek infılak ettirdim ben minik yavrum. Endişelenme sen, güzel çocuğum.














 

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Web Sayfas1:
Başlık:
UBB Kodu:
[b] [i] [u] [url] [quote] [code] [img] 
 
 
:angry::0:confused::cheer:B):evil::silly::dry::lol::kiss::D:pinch:
:(:shock::X:side::):P:unsure::woohoo::huh::whistle:;):s
:!::?::idea::arrow:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
P   |85.178.20.xxx |2009-10-29 17:29:53
Süper!
(Rondnoir'lar da öyle)
RipuLoin  - :)(:   |88.249.33.xxx |2009-10-29 17:31:26
Kaleminizi öpüp, alnıma koyabilirim

*alkış sesleri*
ölüsever  - BOM   |94.123.88.xxx |2009-10-30 03:01:43
şu son satır bombastik! Şarkı çizi. Yayıncılık hakkındaki tespitler düşündürücü. Söz konusu web sitesi ise zararlı yazılım içeriyor. Açmayın. Neden kitaba bu son satırla müsemma, "Aşkı siktim patladı" gibi bir ad koyulmadı?
Memircik  - Harika..   |88.254.57.xxx |2009-10-30 16:18:19
İşlerim ve önemli günler sebebiyle (30 Ekim'de Kars'ın kurtuluşuymuş bu arada) bir türlü okuyamadığım, yarım yarım, paragraf paragraf okuyarak ancak bugün bitirebildiğim "Doğum Öyküsü", kitap konusunda beni daha da çok meraklandırdı. Öte yandan zaten güzel bir kitap olacağına inandığım "Bir Kadın Masal İster"in düşündüğümden, hayal ettiğimden çok daha güzel olduğunu anlamam, bu merak artışını sağlayan en önemli etken.
Tebrik ediyorum !!
Berk Ergin  - Yanıt     |85.104.28.xxx |2009-10-31 07:11:31
Neşeli kişiliği, müthiş anlayışlılığı ve profesyonel tavrıyla dostum Cem Şancı'nın harika bir işe imza attığını görüyor ve üretkenliğini alkışlamayı bir borç biliyorum.

En kısa zamanda alıp okuyacağım kitabın ilk izlenim itibariyle kapak tasarımı, şarkısı, fotoğraf çekimleri ile profesyonelliğini tam olarak yansıttığını görüyorum.

Ekşi sözlük ergenlerine, entel dantel tayfasına da "takılın siz gençler" şeklinde harika bir kapak olmuş.

Başarılarının devamını içtenlikle dilerim
Levent Vehbi   |88.246.223.xxx |2009-10-31 18:07:11
Her ne kadar ortaya çıkan şey (yazarı tarafından) "edebiyat eseri" olarak tanımlanmışsa da, sanırım yalnızca "yeni nesil"likten kurtaracak. Şuncacık bir yazının kurgusuna bile alakasız detaylar sokuşturmayı seven birinin roman kurgusunda başarılı olabilmesi güç görünüyor... Gerçi Zappa'nın aşağı yukarı şöyle bir sözü vardır: "Eğer biri havuç suyu içerken çıkardığı sesi gırtlağına dayadığı mikrofonla dinletip 'bu benim havuç suyu konçertom' diyorsa, sanat yapmış olur. Bunu demezse, sadece havuç suyu içen bir adamdır." Yani sanata saygımız kocaman, yeter ki sifonu çekmeden klozete son bir bakış atılıp "sanat yaptım" denmiş olsun.

Neyse, okuduk ve aydınlandık: herkes gerizekalı, ezik,
abazan, vb, yazarsa aşmış bu alemi... Sonuna kadar katılıyorum... Serdar Turgut'un dünyanın en büyük mizah yazarı olduğuna ama her nedense zekası yetmeyen hiç kimse tarafından komik bulunmadığına da sonuna kadar katılıyorum. (Bilemem, kendi öyle diyor. Koskoca insanların tespitlerini mi yargılayacağız burada?)

"Göte giren şemsiye açılmaz" derler - ya lügat?

3.25 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Mutantlar