İlahi Güç
Salı, 09 Şubat 2010 15:04
Yazan: Elif Böke
Hani “Merhaba” yazımda kolay kolay ağlamam, insanların paket paket mendil tükettiği, ağlarken lensini düşürdüğü filmlerde ben domuz gibi otururum, belki azıcık gözlerim dolar cinsinden laflar etmiştim ya? Hiç dememişim varsayın, hiç yazmamışım… çünkü yazıyı yolladıktan çok kısa bir süre sonra, beklemediğim bir anda ve yaklaşık bir saat boyunca – durup durup tekrar başlayarak – sular seller aktı gözlerimden.
Bu hiç beklemediğim olay şöyle gelişti. Geçen hafta yurtdışına arkadaşlarımın yanına gitmiştim. Dinlenme/gezme amaçlı. Dinlenme deyince öğlen 12’lere kadar uyumak falan anlaşılmasın. Yapabildiğim bir şey değil o benim. Moralim bozuluyor günün yarısı uyuyarak geçince.Neyse… biraz yordum arkadaşları galiba, “Oraya da gidelim, şurası da kalmış,” şeklinde. Nihayet geçtiğimiz Pazar günü isyan edip, “Valla biz eve gidiyoruz, sen gez kendi kendine istersen,” dediler. Gezerim gezmesine de, yer yurt bilmiyorum, hava soğuk, memleketin dilinden bihaberim, elimde ne bir harita, ne bir şehir planı. Bu sebeplerin de etkisiyle, ama aslında birazdan anlatacağım kadar uzun süre kalmayı da hiç ummayarak, tekrar buluşacağımız saate kadar olan vaktimin yarısına yakınını tek bir yerde geçirdim. Bir kilisede. Ortaçağ’dan kalma olduğunu öğrendiğim, son derece heybetli, Dan Brown kitaplarına çekilen filmlerin setlerini anımsatan mistiklikte ve güzellikte dev bir katedral.
Daha önce girmiştim aslında içine, sonradan kapkaranlık olduğunu fark ettiğim fotoğraflar da çekmiştim hatta. Ama o gün Pazar’dı ne de olsa. Pazar da Hıristiyanların kutsal ayin günü. Ve ben daha önce hiç kilisede ayin seyretmemiştim. (Sanki başka herhangi bir ayin görmüşlüğüm varmış gibi oldu, alakası yok; hatta dinle de alakam yok, ama mistik şeyleri seviyorum.)
Tam merdivenlere yaklaştığım sırada baktım insanlar dışarı çıkıyor. “Tüh,” dedim içimden. “Bitti herhalde.” Ağır ahşap kapıyı zar zor itip açtım ve içeri girdim. Bitmek bir yana dursun, daha en güzel kısmı yeni başlıyordu törenin. Tören? Gösteri? Ayin? Performans? Hangi sözcük en uygun olur seyrettiğim/dinlediğim/gördüğüm şey için bilmiyorum; ama şunu biliyorum: muhteşemdi! Hayatımda bulunduğum en etkileyici ortamlardan biriydi gerçekten.
İçeri girer girmez kafamdaki bereyi çıkardım sanki hep yaptığım bir şeymiş edasıyla. Daha önce bize orayı gezdiren arkadaşımın, “Şapkayla girilmiyor buraya,” demesinin etkisi herhalde. Halbuki kadınlar için böyle bir sınırlama olmadığını da etkilemişti ama… İzlediğim filmlerin etkisi herhalde, ya da kutsal ortamın havasını soluyunca otomatikman gelişen bir saygı hareketi. Bilemedim… Baktım benim girdiğim yerde, yani en arkada benim gibi birkaç turist kılıklı ayakta izliyor olan biteni. Geri kalan herkes sahneye (sahne? platform?) kadar uzanan sıralara yerleşmişler. Genel bir koyu renk hâkim kılık kıyafete. Ben de durdum oralarda bir yerlerde. Iıh, kesmedi. Birkaç adım daha öne. Sonra en soldan, insanların oturup ellerinde dua (ilahi?) kitaplarıyla ayini dinledikleri sıraların en solundan yürüyüp, o muhteşem sahnenin önüne geldim. Arka tarafta bir sürü mum yanıyor, düzenli bir şekilde, muhtemelen belli bir hizada dizilmişler. Sahnede özel kostümler (evet, valla kostümdü, kıyafet, elbise falan denemez onlara) giymiş ileri yaşta sayılabilecek din adamları ve onların epey arkasında, mumların önünde, çocuklardan oluşan kilise korosu. Sanki bir kültür belgeselinin içindeyim.
Önce adamın biri çıkıp bir şeyler söyledi. Tabii ki dillerini anlamadığım için aptal aptal baktım öyle. O ana kadar her şey normaldi, ben de sıradan bir kilise ayinini ziyaret eden sıradan, böyle şeyler karşısında hiçbir şey hissetmediğini sanan, hatta “Fotoğraf çeksem döverler mi acaba? Yok, çekmeyeyim yahu, ayıp,” düşünceleri kafasının içinde dönüp duran bir turisttim.
Sonra birden koro bir ilahi söylemeye başladı. Ve koronun hemen arkasından, sıralarda oturan insanlar. Tüylerim diken diken oldu. Zaten pörtlek olan gözlerim muhtemelen iyice büyümüştür o anda çünkü dehşete kapılmıştım ortamın akustiğinden. Hele bir de sol omzumun epey yukarısında duran ve “pipe organ” (borulu org?) tabir edilen o muhteşem, kocaman (gerçekten kocaman) alet çalmaya başlayınca… Daha gözlerimin dolduğunu anlayamamıştım ki, başladı boşalmaya yaşlar. Ben siliyorum, onlar akıyor, ben siliyorum, onlar akıyor. N’oluyoruz ya?
İlk ilahi sonrakilere kıyasla kısa sürdü. Ve din adamlarından belli ki en kıdemli olanı, tepesi hafif kel, beyaz saçlı, uzun boylu, heybetli, suratsız bir amca, ayağa kalktı ve bir şeyler söylemeye başladı. Dilini – arada yakaladığım Latince kaynaklı birkaç tanıdık sözcük hariç – hiç anlamadığım bu adamın bana ve kilisede toplanmış diğer herkese büyü yapmaya başladığı izlenimine kapıldım. O kadar büyüleyiciydi cidden; ses tonu, yüz ifadesi, o anlamadığım sözcükler. Her an Tom Hanks bir yerlerden fırlayıp katili aramak için ortalıkta koşturmaya başlayabilirdi yani. O kadar tuhaftı.
Ve sonra tekrar müzik başladı. Tabii bu arada ben ayakta durmaktan vazgeçmiş, ürkek adımlarla sahneye en yakın sıralardan birine oturmuş, ayaklarımı da bir güzel önümdeki alçak yere koymuştum. İçerisi buz gibiydi. Gerçekten. Belki dışarıdan bile soğuktu ve ben saygıdan, hürmetten vazgeçmiş, etraftaki yaşlı teyzelerin ve rahibelerin başlarının da kapalı olmasından cesaret alarak (niye cesaret alıyor ya da bu durumu bu kadar kasıyorsam, rahatsız insan) beremi geri geçirmiştim kafama, eldivenler falan da takılı, ama yine de donuyorum. Bir yandan da etrafıma bakınıyorum, insanların yüzlerine. Beyinlerinin içini okumaya çalışıyorum. Acaba rahipler ve rahibelerin aklından neler geçiyor? Dualar? “Bitse de gitsek!”? “Dondum yahu, şuraya bir ısıtma sistemi kuramadılar gitti,”? Peki, sıralarda oturanlar? İçlerinden kaçı çok değil bir gece önce dinlerinin onlara yapmamalarını emrettiği eylemlerde bulunmuşlardı acaba? Ve şimdi gerçekten huzur mu buluyorlardı Tanrı’nın evinde, yoksa günahkâr akılları kaçacak yer mi arıyordu etrafa çaktırmamaya çalışarak? Yoksa herkes cidden sütten çıkmış ak kaşıktı da ben mi fesattım?
Ne diyordum… evet ben bu ruh hali içindeyken, müzik tekrar başladı. Ama ne başlamak! Org bir yandan, koro bir yandan, dinleyenler bir yandan, ak saçlı başrahip bir yandan… gürül gürül. Hele arkamda oturan ve tek notada bile detone olmayan yaşlı adam da bangır bangır söylemeye başlayınca, başladım ağlamaya yine. Hem titriyorum soğuktan, hem ağlıyorum, iyice yüzüm donuyor.
Sonra bir hareket oldu kalabalıkta ve herkes aynı anda ayağa kalktı önce. Sonra benim oturur oturmaz ayaklarımı koyduğum yükseltiye diz çökmesinler mi? Kendi önümdeki yükseltiye baktım eğilip, tabii ki su ve çamur içindeydi ayaklarımı koyduğum için. Utana sıkıla, inşallah kimse görmemiştir diye umarak ayağa kalktım ve ayaktaki eski yerime geçtim. Ve oradan dinledim ilahileri, ağlaya ağlaya, sürekli burnumu çekerek ve silerek ve “Neyse ki herkes çok kaptırmış kendini de kimse görmüyor halimi,” diye kendimi teselli ederek.
Sonra başka bir seremoni başladı. Adamlardan bazıları (evet adamlar, hep adamlar, kadın madın yok, kenarda köşede birkaç genç, ezik görünümlü rahibe, o kadar; bu ayrı bir yazı konusu olmalı sanırım) sırtlarına şal, pelerin gibi bir şeyler aldılar. Genç bir çocuk en kıdemli olana yardım halindeydi sürekli. Onu giydir, bunu çıkar, kafasına şunu tak, asayı eline tutuştur, şu garip topuzumsu nesnenin içine tebeşir tozuna benzeyen zımbırtıyı koy, sonra topuzumsuyu sallasın başrahip, ortalık toz duman olsun, morlu, kırmızılı, sarılı, beyazlı kıyafetlere bürünmüş diğer rahipler, onların arkasında boynu bükük yürüyen yeni nesil rahip ve rahibeler… iki kere sıraların arasındaki koridordan, halkın içinden geçtiler, ağır ağır, kiliseyi tavaf ettiler sanki. Sonra bir baktım yanımdalar, ne sağa bakıyorlar ne sola, yüzleri ifadesiz, donuk… Ben hala ağlıyorum deli gibi. Deli miyim neyim cidden? Türkiye’de benim o salya sümük halimi bir gören olsa, hele de bu gören(ler) yaşını başını almış amcalar teyzeler olsa, hemen yanıma gelip, “Yavrum, n’oldu, bi derdin mi var? Bi saattir ağlaya ağlaya için çıktı,” derlerdi. Bunlarda tık yok. En güzeli belki de; herkes özgürce hissettiklerini ifade ediyor işte; müdahale eden yok.
Ve tören/ayin bitti nihayet. Mumlar söndürüldü. Genç-yaşlı rahipler uzun pardösülerini giyip içerideki karanlık görünümlü odalara açılan kapılardan çıktılar güle oynaya, muhabbet ede ede. Ve ben öylece kalakaldım. İstedim ki İngilizce anlayan birini bulayım aralarında, yapışayım yakasına, “Bakın ben Hıristiyan değilim, hatta herhangi başka bir dinle de alakam yok, din beni sıkar, boğar; dilinizi de anlamıyorum, ama bu tören tek kelimeyle muhteşemdi, MUHTEŞEM!” diye bağırayım, mutluluğumu paylaşayım. Bir de bunun her Pazar tekrarlanan sıradan bir tören mi, yoksa o güne has özel bir durum mu olduğunu sormak istedim. İkisini de yapamadım. Nutkum tutulmuş halde öyle dolandım bir süre içeride. Sonra da burnumu çeke çeke, ellerim, ayaklarım, burnum buz tutmuş halde sokağa attım kendimi.
Hava hafiften kararmaya başlamıştı dışarıda. Tom Hanks kesin oralarda bir yerlerde olmalıydı ve muhakkak ki benim yardımıma ihtiyacı vardı. Onu bulmak üzere adımlarımı hızlandırdım ve karşıma çıkan ilk karanlık sokağa daldım…
| Yorumlar |
|
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
|
||||||||||||
Powered by !JoomlaComment 4.0alpha
3.25 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Elif Böke
- -