Salı, Eylül 07, 2010
   
TEXT_SIZE

Rüya

 

Yazan: Elif Böke

Neden benim gardırobumdan da Narnia’ya çıkılamıyor sanki? N’olur sanki, içlerinden aslında hepi topu on tanesini falan kullandığım o kıyafet yığınının içinden geçip büyülü bir dünyaya çıksam? Ya da Miyazaki’nin Yürüyen Şatosu’ndaki gibi her kapı başka bir ülkeye çıkarsa beni, vize mize almadan, uçaklara çuvalla para akıtmadan, ve her bir köşeyi döndüğümde nefesimi kesen bir manzarayla karşılaşsam ya da tarihin içinde çakılıp kalmış bir sokağa atsam adımımı? Olmaz mı?

Olmaz Elif. Sürekli yeni bir ülkeye çıkarsa yolun, hem de hiç hazırlıksız, kaybolur gidersin yaban dünyalarda, kurda kuşa yem olursun mazallah! Narnia’da da adımını attığın günün akşamını göremeden donarsın muhtemelen. Ne de olsa gardırobun arka tarafına karlı bir ülkeye gitmek için girmemiştin. Üzerinde ince ev kılığın, kaybolan atkını arıyordun ve birden yüzüne çarpan soğuk uyandırmıştı seni ve gafil avlanmıştın.

Peki… Hadi gerçek dünyada olmuyor bunlar, hayal kurmakla yetinmek durumunda kalıyoruz ve açtığımız kapılar zorunluluklara, görev ve sorumluluklara açılıyor çoğunlukla, o zaman rüyalarımız biraz eğlenceli olsa bari? Zaten döne döne, zar zor uykuya dalabilirken – hatta bazen bir türlü dalamayıp uykuyla uyanıklık arasındaki sallantılı sularda debelenirken – rüyalar karman çorman, dayak atan cinsten olmasa. Maceralı olsa ama sonu iyi bitse, abuk sabuk olsa ve güldürse. N’olur sanki? İlla iş-güç görmemiz lazım rüyamızda? Derse yetişmemiz, oraya buraya koşturmamız?

Şöyle oturup sakin sakin kitap okusak loş bir köşede mesela. Önümüzdeki masada koskoca bir fincanda kahve olsa ve yan masadakilerin konuşmalarını dinlesek okumaya ara verip dışarıda yağan karı seyrederken. Ve yan masadakilerden biri en sevdiğimiz yazar olsa tesadüfen ve biz bunu tam da o kalkıp giderken fark etsek. Telaşla onun az önce çıktığı kapıya koşturup peşine düşerken eldivenimizin tekini düşürdüğümüzü fark etmesek ve eldiveni bulan da bizim peşimize düşse karlı sokaklarda. Gizli geçitler keşfetsek ağzımızdan dumanlar çıkarken ve dolunay koca bir gümüş tepsi olup en ücra köşeyi bile aydınlatırken biz ışıksız bir şatonun gıcırdayan merdivenlerinde bulsak kendimizi. Nefes nefese çıksak basamakları ve vardığımız upuzun, ucu bucağı görünmeyen koridordaki tablolardan üzerimize yağan bakışları görmezden gelmeye çalışarak yumuşacık kırmızı bir halının üzerinde ilerlesek yavaş yavaş. Sonra çift kanatlı, ağır, ahşap bir kapıyı aralasak ve ayakkabılarımız elimizde, parmak ucunda girsek içeri. Bir yatak çıksa karşımıza. Kalın yorganın altında derin derin soluyarak uyuyan bir ruh olsa ve huzurlu bir gülümseme olsa yüzünde. Ve o yüzde kendimizi görüp gülümseyeceğimiz anda bir el uzansa omzumuza ve sıçrasak.

Gülümseyerek uyansak. Homurdanmadan. Ayakkabılarımız elimizde, bir eldivenimiz eksik, beynimiz hala hayallerin uyuşukluğu içinde.

Olmaz mı?

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Web Sayfas1:
Başlık:
UBB Kodu:
[b] [i] [u] [url] [quote] [code] [img] 
 
 
:angry::0:confused::cheer:B):evil::silly::dry::lol::kiss::D:pinch:
:(:shock::X:side::):P:unsure::woohoo::huh::whistle:;):s
:!::?::idea::arrow:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.25 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Elif Böke