Public Enemies
Yazan: Ozan K. Bilaloğlu
Michael Mann’ın , filmografisine baktığımızda, gangster, hırsız veya en geniş tanımıyla suç filmlerine farklı bir bakış açısı getirdiğini görüyoruz. Bu tarz filmleri hep kaybedenler cephesinden izliyoruz.
Mükemmeliyetçi kişiliği ile tanınan Mann, görsellikteki titizliği ve çalışanlara kan kusturmasıyla biliniyor. En ufak ışık huzmesi bile, istediği açıdan gelmezse o sahnenin tekrar çekilmesi olası. Aynı titizliği, senaryo yazımı, oyuncu seçimi ve kurguda da gösteren Mann’ın suç filmleri, hep klasikler arasında gösteriliyor. Robert De Niro ve Al Pacino’lu Heat bu modern klasiklere bir örnek.
Colleteral’de denediği ve Vice City’de kullanımını iyice derinleştirdiği dijital kamera olayını son filmi Public Enemies ile tamamen kontrolü altına almış bulunan Mann, bize seyrettikçe doyamadığımız şahane bir görsellik sunuyor. Çatışma sahneleri için şu rahatlıkla söylenebilir: “Orada gerçekten birileri çatışıyor ve Mann da kamerasıyla aralarına dalmış çekiyor.” Aynı gerçeklik hissi filmin tümüne yayılmış durumda. Öyle zekice ve estetik kadrajlarla karşılaşıyorsunuz ki, en klişe tabiriyle “görsel ziyafet” e doyamıyorsunuz. Filmin açılışının yapıldığı hapishane firarı, ortalardaki çiftlik evinden kaçış ve finaldeki sinema önündeki sahneler izleyeni hayran bırakabilir.
Filmde görselliğin ön planda olması, onu içerik bakımından zayıf bırakmamış. Aksine diğer tüm unsurlar Mann’ın yine modern bir klasiğe imza attığını kanıtlıyor.
John Dillinger adlı kanun kaçağı, Amerika’da Büyük Buhran diye anılan ekonomik çöküş zamanında büyük bankaları rahat rahat soyan ve yakalanamayan bir kanun kaçağıdır. Halkın cebindeki paraya dokunmayan ve sadece banka kasası soyan bu sevimli haydut (en azından Johhn Depp’in yorumuyla) bazen çaldığı paraları halka da dağıtır. Böyle olunca gazetelerin de farklı yorumlarıyla gayrı resmi halk kahramanına dönüşen Dillinger, karakterinin renkliliği sayesinde de macera dolu bir yaşama imza atar.
Tıpkı Heat’deki gibi iki farklı cepheden izlediğimiz filmin ağırlığını Dillinger tarafı taşıyor. Duygusal yoğunluğun, ruhsal iç çatışmaların, aşkın ve dostluğun irdelendiği bölümler hep Dillinder’ın öyküsünde yer alıyor. Ayrıca, hayatın anlamı, değeri ve ona karşı bakış açısındaki farklılıklar da Dillinger’ın üstünden irdeleniyor.
Madalyonun diğer yüzünü ise Christian Bale’in canlandırdığı Melvin Purvis ile izliyoruz. FBI’ın, zamanının en başarılı ajanı, en azılı suçluyu yakalamak için davanın başına getiriliyor. Böyle olunca film boyu bir kovalamacanın içinde buluyoruz kendimizi. Christian Bale, canlandırdığı karakter itibariyle Depp kadar yoğun bir oyunculuk sergileyemiyor. Son dönemde rol aldığı çoğu karakter gibi sert, ciddi, karizmatik ve hırslı bir tipe bürünüyor. Bunun yanında karakterinin iç dünyasını ve hassas yönlerini bakışıyla ve vücut mimikleriyle süper yansıtıyor. Dediğim gibi Depp’in canlandırdığı Dillinger karakteri, her ne kadar zorlu bir meydan okuma olsa da, Depp hem karizması hem de sevimliliğiyle sinemaya yeni bir tipleme kazandırıyor.
Takım elbiseli sert erkeklerin, çok sert silahlı çatışmalarıyla dolu filmin duygusal tarafı dengeyi koruyor. Tam bir aşk adamı olan Dillinger’ın sevgilisi Billie Frechette ile olan ilişkisi filmin her yerinde karşımıza çıkıyor. Marion Cotillard tarafından canlandırılan Billie Frechette karakteri, Dillinger için hayati bir önem taşıyor. Hayatındaki değişkenlik, karmaşa ve kovalamacanın arasında, tek durağan yön olarak Billie’ye sarılan Dillinger, onu değerli bir elmas gibi korumaya çalışıyor. Tüm zaafının, samimiyetinin ve sevgisinin açığa çıktığı yer Billie’nin yanı oluyor. Aralarında kısa sürede çok özel bir bağ oluşuyor. Ve bu bağ filmin sonunda sağlamlığını içimize oturan bir son sözle kanıtlıyor.
Tüm bu dengenin içinde, bizim dengemizi bozan bir unsur var. Filmde olmadık yerlerde karşımıza popüler sinemanın ve dizilerin, ünlü ve aynı oranda yetenekli isimleri çıkıyor. Biz onlardan da biraz rol kesmelerini beklerken, bir kaç kare sonra bir daha göremiyoruz. Özellikle Dillinger’ın yardımcılarını canlandıran isimleri fark ettikçe dengemiz bozuluyor. Michael Mann gibi bir ismin teklifini geri çevirmek her yiğidin harcı olmasa gerek.
Her filmde olduğu gibi bu filmin de başarısız olduğu taraflar yok değil. Bu anlamda benim dikkatimi iki unsur çekti. İlk olarak filmde çok fazla karakter olması karakterler arasındaki bağın anlatımını zayıf kılmış. Kim kimin nesi veya ne zamandan beri beraberlerler anlayamıyoruz. Belki yönetmen kurgusunda vardır bununla ilgili sahneler. Ekibe birileri giriyor çıkıyor, ama biz bu adamların ne zaman gelip ne zaman gittiklerini anlayamıyoruz bile. Bu açıdan, izlerken yan karakterlere çok kafayı takmadan Dillinger,Purvis, ve Billie’ye odaklanırsanız filmden çok daha zevk alacaksınız.
Yukarıda belirttiğim dengesizliğin sebebi de işte bu olsa gerek. Yan karakterlere vakit kalmadığı için bu rollerdeki yıldızlar bir görünüp bir kayboluyorlar. İkinci sorun ise planlı eylemler. Kaçış, banka soygunu, gizli buluşma gibi planlı ve programlı gerçekleştirilen olayların ne zaman konuşulup karara bağlandığını göremiyoruz. Özellikle polis takibindeki iki karakterin buluşup kaçmak için hangi ara ve nasıl bir iletişimle plan yaptıkları soru işareti olarak akılda kalıyor.
Ancak tüm bu soru işaretleri bir sonraki sahnede silinip gidiyor. Filmin büyüsü izleyiciyi kör ediyor.
Toparlarsak; Michael Mann dört dörtlük bir filmi sinemaya kazandırıyor. Oyuncuların performansının hiç teklemediği, aksiyonun gayet sert ve gerçekçi olduğu, birkaç boşluğuna rağmen senaryonun tıkır tıkır işlediği, görselliği ile her sahnesinin büyülediği mükemmel bir film sinema salonlarında sizleri bekliyor.
Birkaç anekdot (çünkü doğruluğu ispatlanmadı bunların ben uyduruyorum):
Sanki filmin kötü tarafı polis teşkilatıymış gibi geldi bana…
Bu film, tüm teknik dallarda Oscar adaylığı alacak gibi…
Michael Mann sevişme sahnelerindeki zaafını belli etmiştir.
Filmin finalindeki sinema sekansında Dillinder (Depp), Clark Gable ‘ın sözlerini o sinema salonunda gerçekten anlayan tek insan olduğunu perdeye bakışlarıyla öyle bir belli etti ki; Oskar! İlle de Oscar diyorum!
Son, filmin aşırı gerçekçi genel yapısının tersine finaldeki CGI kullanımı tahminimce bilerek göz alıcı bir şekilde kullanılmış ve grafikleştirilen bu sahnenin etkisi on kat artmış. Bir nev-i efsane sahne halini almış!
| Yorumlar |
|